Sayı: 10, Ocak 2003

Bundan önceki iki sayıda personel ile hükümlü ve tutuklu eğitimi üzerine düşüncelerime esas olmak üzere, “Yaşam Boyu Eğitimin Kalite Göstergeleri Üzerine Rapor” isimli Avrupa Birliği Çalışma Belgesi hakkında açıklamalarda bulunmuştum. Çalışmamın bu bölümünde ise geçen sayıda giriş yaptığım personel ile hükümlü ve tutuklu eğitimine, bu Çalışma Belgesinde ileri sürülen düşüncelerin nasıl uygulanabileceğini, “Avrupa Birliği Komisyonunun Yaşam Boyu Öğrenim Üzerine Memorandum”u ve “Yetişkin Eğitimi İçin Avrupa Teşkilâtı”nın “Avrupa Birliği Komisyonunun Yaşam Boyu Öğrenime İlişkin Memorandumuna Yanıt” isimli çalışmasından da yararlanarak açıklamaya çalışacağım.
Eğitimden anladığımız sayısal bilgi, okuma-yazma ve bugün için bilgisayar kullanma ise hükümlü ve tutuklular ile personelin, en azından önemli bir bölümünün eğitildiğini kesinlikle söyleyebiliriz. Eğitimden anladığımız; sosyal, politik ve eğitsel değerleri, eğitimin “beceri ve işlerliği” eşliğinde dengeli olarak yükseltmek ise, soruna biraz daha farklı bakmakta yarar vardır. Yaşam boyu öğrenime ilişkin ekonomik düşüncelerle sosyal ve kültürel amaçların birleştirilmesine yönelik çok amaçlı politikalara doğru bir değişimin olduğu Memorandum’da ifade edilmektedir. Sosyal boyutun konuya dahil edilmesinin, sadece çalışmaya ödeme yapılması anlamına gelmediğine dikkat etmek gerekir. “Yetişkin Eğitimi İçin Avrupa Teşkilatı”nın sözünü ettiğim Çalışma Belgesinde “yaşam boyu öğrenimin, insanın iş bulmasını sağlayacak nitelik kazanması ve iş gücü piyasasının ihtiyaçlarını karşılamasının yanı sıra, birey ve toplumun, sosyal ve demokratik değerlerden yararlanmasının da eşit derecede önemli olduğu” vurgulanarak, Memorandum dolaylı şekilde eleştirilmiştir. Üretken ve tatmin edici bir yaşam yanında, çalışma şartları da hayatî bir öneme sahiptir. Hayal gücü ve yaratıcılığı olan insanlar, bu yetenekleri bastırılmış olan insanlara göre daha çok gelişirler. Akıllı, mantıklı, yardımsever bir otorite, aşırılıkları giderir ve kararlılıkla, haksızlık ve adaletsizliklere karşı koyanları yeteri kadar cesaretlendirir. İleride yetenekli, çalışabilir, düşünme yeteneğine sahip tutuklu ve hükümlüler ile personeli hedef alan eğitsel programlardaki dengeler bu konuda bizlere yol gösterebilir. Bu noktada, kişilere eşit fırsatlar verilmesinin de önemli olduğu dikkate alınmalıdır.
Bir şey yapılmasının yöntemini tesis etmek için uğraşmamak ya da bu yöntemi değiştirmek için çaba göstermemek, personel ile tutuklu ve hükümlü eğitimi önündeki en büyük engellerden biridir. Bir düşünürün “Sorunu yaratan mantıkla sorun çözülemez.” sözü, kanımca çok anlamlıdır. Cezaevlerinin, intikam ve nefret duygusunun sürdürüldüğü cezalandırma yerleri değil, eğitim kuruluşları olması gerekir. En azından düşünce bazında bu yaklaşım, hükümlü ve tutukluların kurum yaşantısında doğrudan veya dolaylı olarak görev alan herkes tarafından yaygın bir kabul görmeli, toplum da bu düşünceyi reddetmemelidir. Bu yaklaşım, suçla ilgili geniş bir yelpazede ve aynı şekilde her çeşit suçluya uygulanmayabilir. Ancak genç insanlardan oluşan cezaevi nüfusumuzun büyük çoğunluğu için bu düşünce egemen kılınmalıdır.
Hükümlü ve tutuklu eğitiminde önemli engellerden biri de güvenlik kaygısının eğitim ve iyileştirme çalışmalarını bastırması, bu tür etkinlikler nedeniyle cezaevine giren malzeme, eğitici, öğretmen veya sivil toplum kuruluşu üyelerinin güvenlik açısından bir tehdit oluşturduğu inancıdır. “Cezaevlerinin eğitim kurumları hâline dönüşmesi” düşüncesinin hakim olduğu bir cezaevi ortamı, mahpus ve personelin güvenliği ile eğitim ve iyileştirme faaliyetleri çerçevesinde şekillenen insan haklarına uygun bir yönetim arasında, adil bir dengenin sağlanması düşüncesine dayanır. Cezaevi güvenliği ile eğitim ve iyileştirme faaliyetleri birbirinin alternatifi değil, düzenli bir kurum yaşantısı için gerekli iki temel unsurdur. Güvenli olmayan bir cezaevi ortamında hükümlü ve tutukluların tahliye sonrası sosyal yaşama hazırlanmaları mümkün olmadığı gibi, salt bu kişilerin cezaevinden kaçmasını önlemeyi amaçlayan katı bir disiplin anlayışı, çağımızda bu kurumlara yüklenen “topluma yeniden kazandırma” görevinin reddedilmesi anlamına gelir. Halbuki artık çağımızda cezaevlerinin bireyi topluma kazandırma görevi, evrensel bir ilke olarak kabul edilmektedir. Uluslar Arası Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesinin 10’uncu maddesinin 3’üncü bendine göre “Cezaevi rejimi, hükümlülerin iyileştirilmesi ve topluma yeniden kazandırılmalarına yönelik bir uygulamayı içerir şekilde düzenlenecektir.” Birleşmiş Milletler Asgarî Standart Kurallarının 65 ve 66’ncı maddelerine göre de cezaevi yetkililerinin asıl amacı, “mahpusların tahliye sonrasında yasalara saygılı ve kendi kendilerine yetebildikleri bir yaşam sürmeleri için hazırlanmalarına yardımcı olmaktır.”
Bu nedenle güvenlik ile eğitim ve iyileştirme faaliyetleri arasında sağlıklı bir dengenin nasıl kurulabileceği, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Hangi yöntemlerle bu denge kurulabilir? Bu amaçla hangi araçlardan yararlanılabilir? Konuyla ilgili adil bir dengenin varlığı ne gibi göstergelerle saptanabilir? Personel eğitimi açısından da çok önemli olan bu soruların yanıtlarının açık bir şekilde verilmesi gerekmektedir.